Saturday, April 23, 2005

20. VE 21. YÜZYILIN EN DEĞERLİ ADAMININ TEBLİĞ METODU: RİSALE-İ NUR

RİSALE-İ NUR NEDİR VE NASIL BİR TEFSİRDİR?


Kur'ânın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbat eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?" gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Yirminci asrın Kur'an Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatı câmi ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbat ve ilân etmektedir...

Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir?

Tefsir iki kısımdır. Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur'ânın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannîd feylesofları da susturan bir mânevî tefsirdir.

Risale-i Nur sübjektif nazariye ve mütâlâalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur'ânın hakikatlarını rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip insaniyetin istifadesine arzedilen bir külliyattır.

Risale-i Nur!.. Kur'an Âyetlerinin nurlu bir tefsiri... Baştan başa îman ve tevhid hakikatlarıyla müberhen... Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış... Müsbet ilimlerle mücehhez... Vesveseli şübhecileri ikna ediyor... En avamdan en havassa kadar herkese hitab edip, en muannid feylesofları dahi teslime mecbur ediyor...

Risale-i Nur!.. Nurlu bir külliyat... Yüzotuz eser... Büyüklü küçüklü risaleler halinde... Asrın ihtiyaçlarına tam cevab verir... Aklı ve kalbi tatmin eder... Kur'an-ı Kerim'in yirminci asırdaki -lâfzî değil- manevî tefsiri...

İsbat ediyor!.. Akla gelen bütün istifhamları... Zerreden Güneşe kadar îman mertebelerini... Vahdaniyet-i İlâhiyyeyi... Nübüvvetin hakikatını...

İsbat ediyor!.. Arz ve Semavatın tabakatından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakikatından, Haşir ve Âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mahiyet-i asliyesinden ebedî saadet ve şekavetin menbaına kadar... Akla gelen ve gelmeyen bütün imanî meseleleri en kat'î delillerle aklen, mantıken, ilmen isbat ediyor... Pozitif ilimlerin müşevviki... Riyazi meselelerden daha kat'î delillerle aklı ve kalbi ikna edip, merakları izale eden bir şaheser..

Bu mânevi tefsir; "Sözler", "Mektubat", "Lem'alar", "Şualar" diye dört büyük kısımdan müteşekkil olup, yekûnu yüz otuz risaledir.

***

Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medâr-ı iftiharı merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, "Viktor Hügo'lar, Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler." demiştir.

***

Bediüzzaman, beşeri Risale-i Nur'la sefâhet ve dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını tâkib etmiyor. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterip, hissi mağlûb ediyor. Kalb ve ruhu hissiyata mağlûb olmaktan muhafaza ediyor. Risale-i Nur'da müvazenelerle küfür ve dalâlette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve dünyada dahi Cehennem azabları çektirdiğini ve îman ve İslâmiyet ve ibâdette, bir Cennet çekirdeği ve leziz lezzetler ve zevkler ve Cennet meyveleri bulunduğunu, dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini isbat ediyor.

***

Kur'an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev'-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A'lâdan irad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi'dir.

Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'an-ı Azîmüşşan'a tefsir olamaz. Çünki Kur'anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur'aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.

Binaenaleyh Kur'anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin; ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin.

Evet Kur'an-ı Azîmüşşan'ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur'anı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir.

***

İşte büyük ülemâ-i İslâm ve meşâyih-i kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki: Bediüzzaman ne söylerse hakikattır. Bediüzzaman'ın eserleri, sünuhât-ı kalbîye olup, cumhur-u ülemânın tasdik ve takdîrine mazhardır.

***

Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın bu asırda bir mu'cize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbi ve müzekkîsidir.

***

İşte Bediüzzaman Said Nursî; Kur'an-ı Kerîm'deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatları keşfedip, Nur Risalelerinde, herkesin kabiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve îzah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki: Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir kanaatına varılmıştır.

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNDEN DAHA FAZLA TÜRK'E HİZMET EDEN : ULULAR ULUSU KOCA ÜSTAD, BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ



BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı. İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu. Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi. Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

"31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü. Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur Külliyatı'nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi. Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur'ân'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.

Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır. Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

1960 yılının 23 Mart'ında Urfa’da Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur’an talebesi" bırakmıştır."


Bediüzzaman'ın Hayat Seyri ve Safahatından Mühim Bir Kısmının Tarihleri:

1877
Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü'nde doğumu.

1885 (Yaş 9)
Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.

1891 (Yaş 14)
Hz. Üstad'ın Resulullahı (A.S.M.) rüyasında görmesi ve emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt'a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur'dur.

1892
Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve zamana uymayan durumlar karşısında Bediüzzaman unvanının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya başlanması.

1893 (Yaş 16)
Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt'in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söylemesi…

1894
Bediüzzaman Hazretleri, Abdulkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre'de aşiret reislerinden Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması… Mardin'de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes'elelerle ilgilenmesi…

1895
Mardin'den nefiy ile Bitlis'e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kalması…

1897
Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gitmesi ve Valinin konağında kalması Müspet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sahibi olması. Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cilt kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi.

1900
İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston'un gazetelerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana kadar elde ettiği bütün ilimleri, Kur'anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der:
"Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!"

1907
Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul'a gelmesi. Kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açılması için müracaatı. Yıldız Divan-i Harbi'ne verilmesi.

1908
Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması.

1909
31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı. İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi. Bediüzzaman'ın Divan-i Harb'e verilişi. Divan-i Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.

1910
Divan-i Harb'den beraat eden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılması. Şark'ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi.

1911
Sam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini göstermesi Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması.

1913
Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.

1915
Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.

1916
Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı.

1918
Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.

17 Haziran 1918
Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul'a avdeti Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.

13 Ağustos 1918
Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.

1919
19 Nisan 1919: Bediüzzaman'ın Dâr-ül Hikmet'ten altı ay izne ayrılması. Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman'a "Mahreç" pâyesi veriyor.

1920
İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte’yi neşrederek mücadele etmesi.

1921
Bediüzzaman'ın Anglikan Kilisesi'ne cevabı. Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor.

1922
Bediüzzaman davet üzerine İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.

9 Kasım 1922:
Bediüzzaman'a Meclis'de hoşâmedî yapılması.

1923
19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.

17 Nisan 1923: Ankara'da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.

1925-1927
Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. Bediüzzaman Van'dan İstanbul'a oradan da Burdur'a getiriliyor. Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor. Başta Sözler, Mektubat, Lem'alar'ın bir kısmı olmak üzere Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.

1934
Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta’ya getirilişi.

27 Nisan 1935:
Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor. Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek uzere Eskişehir’e götürülüyor. Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman'a 11 ay ceza veriliyor.

1936
Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz'den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor.

27 Mart 1936:
Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor. Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol karşısında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insanlar ona talebe oluyorlar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risalelerin telifi yapılıyor. Başka yerlerdeki talebeleriyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan itaptaki mektuplarla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikazlarda bulunuyor.

1943
20 Eylul 1943: Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli'ye getirilmesi

1944
Denizli mahkemesinin başlaması.
15 Haziran 1944 Denizli Ağır ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraatını ilân ediyor.
Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur ediliyor.

1948
23 Ocak 1948: Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.
6 Aralık 1948: Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnetsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz..

1949
20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye ediliyor.
20 Kasım 1949 Bediüzzaman'ın tekrar Emirdağ’a getirilişi.

1952
Ocak 1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul'a geldi.
22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesinin ilk duruşması.
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraatı.

1953
Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi.
Mayıs 1953: İstanbul'a gelen Bediüzzaman'in üç ay kadar kalması.
Bediüzzaman'ın Patrik Athenagoras'la görüşmesi. Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya gelişi.

1956
23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi.

1957-1958
Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.

1960
23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti.
12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman'ın naaşı çıkarılarak skerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülüyor.

Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı

EDEBÎ DEHA NECİP FAZIL KISAKÜREK

Hayatı ve Eserleri

Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.


VASİYETİ

1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...

2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.

3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."


Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.

4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:


1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...

5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...

6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...

7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...

8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!... Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...

9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.
Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...


Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!

10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!


GENÇLİĞE HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Necip Fazıl

EROL GÜNGÖR VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Erol Güngör'ün vefatından bu yanan yaklaşık 15 yıl geçti. Görülüyor ki onun şahsiyetine ve fikirleri her vesileyle hatırlanmaktadır. Şahsiyetinin hatırlanması inancımızın, ahlâkımızın sevgi ve saygımızın bir gereğidir. Fikirlerinin hatırlanması ise iki ihtimalden birisine aittir. Bizlerin tembelliği, O'nun ise kısacık ömrüne sığdırdığı düşüncelerinin önümüzü aydınlatmaya devam edecek kadar parlak olması...

Prof. Dr. Erol Güngör'ün bir tasavvuf ehli kadar insana huzur veren, sakin ve söylediklerinden emin olduğunu düşündürten berrak sesi hâla kulaklarımızda. 1970'li yılların sonlarına biraz gençliğimizden, biraz da anarşik ortamın verdiği huzursuzluktan dolayı kıymetini bilemediğimiz aziz hocamız, 1980'li yıllarda hem bizleri sevinçlere götürdü, hem de derin üzüntülere boğdu. Sevindik; çünkü ard arda yazdığı kitaplarla önümüzü açmıştı ve neler yapmamız gerektiğini göstermişti. Üzüldük, çünkü hocamız bize rehber olacak daha pek çok eserler verecekti.

Erol Güngör milliyetçilik kavramına ilmî bir çerçeve kazandırmıştır. Millet ve milliyetçilik kavramlarını duygusal, ideolojik ve yer yer kökü dışarıda olan tanımlardan kurtarıp, sosyal realiteye oturtmuştur. Hafızamızı yoklarsak; O'nun adına yazılan yazılar, tertiplenen toplantılar... Hiçbirisine kendisinde yöneltilen olumsuz bir eleştiri olmadığını hatırlatırız. Türkiye'nin meselelerini mi halletmişti? Yoksa söylenecek söz mü bırakmamıştı? İlk andainsanın "evet" diyeceği geliyor. Ancak bunların hiçbirisi olmamıştı. Erol Güngör Hoca, herşeyden önce sağlam bir metodoloji ortaya koymuştu. Meselelerimizin nerelerden kaynaklandığına işaret etmişti. Ve herşeyden öte, herkes tarafından kabul edilebilecek ilmi usullere dayalı bir milliyetçilik anlayışı getirmişti. Milliyetçilik ne kökenleri Fransız bunalımlarına bağlanacak bir özenti, ne Faşizme, Nazizme benzetilebilecek bir siyasi ideoloji, ne de komplekslerimizden kaynaklanan bir savunma mekanizmasıdır. Milliyetçilik, tarih sahnesinde devamlılık iddiası olan bir toplumun gerçekliğidir. Erol Güngör'den önce de Türk milliyetçiliğinin bir kültür hareketi olduğunu, ilmi metodlarla Türk milletinin gelişmesini ve refahını sağlamayı hedeflediği biliniyordu. Erol Güngör'ün en büyük katksı bunun nasıl yapılabileceğini somut misalleriyle ortaya koyması olmuştur. Erol Güngör'ü okuyanlar ve herşeyden önemlisi okuduğunu anlayanlar kendilerini rahatlıkla milliyetçi birisi olarak tanımlar. Ancak, milliyetçilik duygularla ve vicdanlarda yaşaması gereken bir inanç değildir. Milliyetçilik önce içinde bulunduğu topluma bunun tabiî neticesi olarak da insanlığa faydalı olmaktır. Bu, bir işçi için daha fazla üretmek, bir aydın için ise daha fazla araştırmak, icat etmek ve düşünmek, bir politikacı için ise halkına hizmet etmektir. Sözün kısası, herkesin ehil oldukları konularda cemiyet için değer ve fayda üretmesidir. Ünlü sosyologların E. Durkheim'in işbölümüyle izah ettiği danışmanın isnat ettiği fikir budur. Max. Wesber'in sanayi sistemi, beş şıktan birisini işaretlemek üzerine Toplumunu meydana getiren Protestan ahlakının prensiplerinde bunlar vardır.

Kültür; Atalarımızın tecrübelerinden süzülüp gelen bir kıymetler; kurumlar, alışkanlıklar, bilgi vs. manzumesi... Bir kısmını aydınlarca horlanan bir halkın yaşattığı kültür. Ne olduğunu dahi merak etmediğimiz başkalarının ürettikleriyle yetindiğimiz, "biz de şununla medeniyete bir katkı yapmak istiyoruz" iddiası taşımaktan bile korkan seçkinlerimizin yabancı olduğu bir kültür...Her toplumun üyeleri farklı satüler içinde birbirinden farklı roller ifa etseler bile benzerliklere sahiptirler. Bunların umutları, endişeleri, sevinçleri benzer motiflerden kaynaklanır. İfade biçimleri birbirine uyumludur. Hedefler aynı istikamettedir. Toplumun zengin bir kültürü yoksa, bütün bunlarda farklılıklar olacaktır. Çünkü insanlar ortaklaşa sahip olacakları normların ne olduklarını daha yeni tecrübe etmeye, aramaya başlamış demektir. Tarihimizi en azından zaman ve mekan sınırları itibariyle biliyoruz. Bu tarihte neler ürettiklerimizin az çok farkındayız. Zengin bir kültürümüzün olduğunu, biraz bilinsiz de olsa ifade eder dururuz. Bazen daha da ileri gider, cumhurbaşkanımıza danışmanlık yapan bir ilim adamımızın yaptığı gibi, öğrencinin beline bir anket verip, insanlara sen kimsin diye sorar ve aldığımız cevaplara göre Türkiye'de farklı kimlikler olduğundan bahsederiz. İnsanlarımızı kültürden haberdar etmeyip, bir tarzan misali yetiştirmeye devam ettiğimiz sürece, kendi iradesiyle, bir yerlere ait olma ihtiyacı duyacağını görmekteyiz.
Bugün halkı, aydınından ve yöneticilerinden daha demokrat bir Türkiye yaşıyoruz. Eğitim sistemi, beş şıktan birisini işaretlemek üzerine kurulu, müesseseleri fonksiyonunu icra etmeyen, on sene önce yazılmış bir eseri okuyup anlayamayan nesillerin yetiştiği, yabancı dillee eğitim vererk en kalibiyetli nesillerini kendi kültüründen uzaklaştırıp, başkalarının kültürünü kazandırmayı yeğleyen, adeta başka toplumların menfaatleri için misyoner yetiştiren, sözün kısası, sosyal hafızasını kaybeden ve gerçekten mozaikleşmeye yüz tutmuş birTürkiye'de yaşıyoruz.

Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerine düşen önemli vazifeler vardır. Türk milliyetçileri herşeyden evvel bir cemaat havasından kurtulmalıdır. Türk milliyetçileri toplumun her kesiminden insana elini uzatmalıdır. Herkesi potansiyel bir Türk milliyetçisi olarak görmelidir. Kendilerini demokrat kurallara riayet ederek seçmeli, doğru olmayanı, kendine ve toplumuna layık görmediğini emsal kabul etmemelidir. Daha da önemlisi bulunduğu statüyü hakkıyla temsil etmeli, topluma örnek çalışma ve davranış içinde olmalıdır. "İnsanları sevmek, onlara hizmet etmeyi gerektirir; bu hizmetin de medeniyetçi bir milliyetçilikten daha başka bir yolda yapabileceği şüphelidir."

Türk toplumu, tarihinde pek çok devlet adamları ve ilim adamları yetiştirmiştir. Bizler elbetteki, bu insanları, mirasçıları olarak, saygıyla, hürmetle ve minnetle anacağız. Yaptıkları işlerden ve ortaya koydukları bilgilerden istifade edeceğiz. Ancak, en büyük hatamız, bilgi kaynağı olarak hep bunları görmemiz fakat bu bilgiyi daha da artırıp, geliştiremeyişimizdir. İnşallah Erol Güngör'ün metodolojisini ve fikirlerini geliştiririz...

Süleyman YAZGI

DÜNDAR TAŞER İÇİN

TÜRKMEN AĞAM
NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU



"Dağlar dağımdır benim, gam ortağımdır benim.
Söyletme çok ağlarım, Dertli çağımdır benim.."

İşit beni, dinle beni, duy beni
Eğlendirmez düğün, dernek, toy beni
Yar beni, hey... Dil beni hey... Oy beni.
Dündar ağam bizi koyup gitti bil!
Uçmağ' içre, bir menzile yetti bil!

Ülkü yolu diken olur, taş olur..
Yağsız ayran, kuru ekmek aş olur..
Kim derdi ki Ağama bir iş olur?...
Kahpe felek bize oyun etti bil!
Attığı taş bağrımıza battı bil!

Uluna da Bozkurtlarım.. Uluna;
Uluna da ince aylar doluna..
Gafil durup güvenirsen soluna;
Başın üzre sefil baykuş öttü bil!
Özyurdunu iki pula sattı bil!

Tanrı bilir; dün de bizim, yarın da...
Bir gün olur, bir sabah tan yerinde,
Dalgalanır dokuz tuğ, gönderinde,
Türkmen ağam nağrasını attı bil!
Otağ kurup gölgesinde yattı bil!

Yol demeyen, yel demeyen yürüyem
Göğüs verem, şu dağlan kürüyem!
Ben Oğuz'un dediği Gök Bürüyem
Yine doğum sancıları tuttu bil!
Tanrıdağ'da kalk borusu öttü bil!

Sanmayın bu, ağlamaya ağıttır.
Bu ağamın kavlince bir öğüttür.
Ağlamak ne? Dündar ağam şehiddir.
Ağlar isen, kaşlarını çatı bil!
Oraları birbirine kattı bil.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN YILMAZ SAVUNUCUSU O DÜNDAR TAŞER

HAYATI

Büyük Türk milliyetçisi, dava adamı ve gönül eri Dündar TAŞER 1925 yılında Gaziantep'te doğdu. Köklü ve gelenekli bir aileye mensuptur. Aile ve aile çevresinde köklü ve derin bir Türk terbiyesi almış. Çocukluk ve okul yıllarını burada geçirmiştir. Ailesinin desteği ve kendi isteği ile kara harbokuluna girmiş, bu okulun tank sınıfından teğmen olarak mezun olup ordu saflarına katılmıştır. Bilahare kurmay subay imtihanını başarı ile vererek kurmay olmuştur. Ordu saflarında başarı ile hizmet vererek kurmay tank binbaşılığına kadar yükselmiştir.

Türk-İslam Ülküsü'nün örnek bîr şahsiyeti, yılmaz bir savaşçısıydı. Milletinin derin ve saf kültürü ile mücehhez, insan sevgisiyle dopdolu, asil davranışlarıyla, efendiliği ve engin kültürüyle, bilge bir dava adamıydı.


İslam'a, Türklüğe, Türk'ün teşkilatçılığına ve büyük devlet kurma hassasiyetine hayran, keskin görüşlü, kıvrak zekalı büyük bir Türk milliyetçisiydi. Geniş tarih bilgisi, milletine olan inanç ve güveniyle meselelere fevkalade isabetli teşhisler koymuş, çözümü yine milletinde bulmuştu. Müstesna şahsiyetiyle davasını yaşayan yılmaz bir mücadele adamı olarak, Ülkücü Hareket'in şerefli mazisi ve mücadele geleneğinde önde gelen isimlerden biri olarak hak ettiği yeri almıştır.


İlk gençlik yıllarından beri milliyetçi ruha ve aksiyona sahiptir. 3 Mayıs 1944 Olayları'nda Türk milliyetçilerine karşı düzenlenen "Haçlı Seferi'nde" Atsız ve arkadaşlarının tabutluklarda, hücrelerde işkencelerden geçirilip, zindanlara atıldığı tek parti döneminin faşist diktatörlüğünde baskılara ve zulümlere kargı çıktığı için Harp Okulu'nda okuyan bir çok genç Türkçü gibi, soruşturmaya maruz kalan kişilerden biri olmuştur.


Taşer ismini, kamuoyu ilk defa 27 Mayıs Hareketi'yle birlikte duydu. Hiç beyanat vermediği, kendini tanıtıcı faaliyet göstermediği için baklanda bilinenler çok azdır. Onun hayat çizgisini takip edenler ağırbaşlı, mütevazi, zamanında konuşan ve davanın en çok kendisine ihtiyacı olan mevkilerinde yer alan sabırlı, metin ve cesur üslubuyla, Bozkurtlar'ın Bögü Alp'ini hatırlar. Taşer'in Ömrü "Taş yerinde ağırdır" sözünün tefsiri gibidir.


27 Mayıs Darbesi'nden vefatına kadar fikir birliği, kader birliği yaptığı Alparslan Türkeş'le birlikte olmuştur. Bu darbeye katılmasının sebebi ise, ülkenin içinde bulunduğu bunalım ve kaçınılmaz bir şekilde geliyorum sinyalleri veren askeri bir darbede ülke yönetimini CHP yanlısı İnönü taraftarı güçlere ve zihniyete yönetimi bırakmamaktı. Türkeş'le beraber ihtilal komitesinin içinde yer alarak CHP yanlısı güçlerin iktidar oyunlarını bir süre bozdular. Fakat daha sonra ihtilal komitesi içerisinde yer alan MBK üyeleri arasında komitacı oyunlar başlayacaktı.






Sürgüne Gidiş
Komite içerisindeki 13 Kasım Darbesi'yle, sürgüne gönderilen 14 kişinin içerisindeydi.


13 Kasım hadisesi onu çok üzdü. Bu hadiseyi hayatı boyunca hoş görmedi. Sürgün yıllarını Fas'ta geçirdi.

Taşer, iki yıl süren sürgün hayatından sonra yurda dönüşlerin serbest bırakılmasıyla, 1963 yılında, çok sevdiği vatanına ve toprağına kavuşacaktı. Onun gerçek değeri,yurda döndükten sonra yer alacağı siyasi hayatta çok çabuk farkedilecekti.


1965 yılında Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi darbede yer alan, birlikte sürgüne gittikleri arkadaşlarıyla, CKMP'de siyasi hayata girdi. CKMP'nin 30-31 Temmuz 1965 tarihlerinde yapılan kurultayında, partinin GİK üyeliğine seçildi. 1967 Kurultayı'ndan sonra Genel Bask Yardımcılığı görevine getirildi. Partide Türkeş'ten sonra gelen ikinci isimdi. CKMP'nin yeni döneminde fikri ve siyasi gelişiminde çok büyük hizmeti emeği vardır. Gecesini gündüzüne katarak, partinin Anadolu'da kök salması da. Milliyetçi Hareket Bayrağı'nın bir uçtan bir uca dalgalanmasında daima önde koşanlardandı.


Taşer 1965'de Gaziantep'den milletvekili adayı , 2 Haziran 1968 seçimlerinde senatör adayı 1969 Genel Seçimleri'nde İstanbul'dan milletvekili adayı oldu. İstanbul'daki adaylığında seçimi çok az bir farkla kaybetti. AP iktidarının milli bakiye seçim sistemini kaldırarak, yerine daha avantajlı çıkacağını düşündüğü nispi seçim sistemini getirmesiyle, birçok MHP'li gibi milletvekili olamadı. Taşer siyaseti bir gaye olarak değil, milletine ülkesine hizmet yolunda bir araç olarak görürdü. Siyasette dürüstlüğü, erdemliliği şiar edinmiş gerçek bir dava adamıydı. Politik hayatta Taşer, fazileti, inancı ve fedakarlığı, sevgiyi, tevazu ve ülkücülüğü temsil etmiştir. Siyasi arenadaki dostları da muarızları da onun engin tarih, kültür, siyaset bilgisine ve zekasına hayrandılar. Onun yapmış olduğu tespitler ve değerlendirmeler bütün kesimler tarafından dikkate alınırdı.


1970'ler Türkiye'sine baktığımızda onun yapmış olduğu tahlillerin ve tespitlerin ne kadar doğru olduğunu bugün bile görüyoruz. Meseleleri ele alırken kendine mahsus, sağlam ve rahat bir üsluba sahipti. Milliyetçi Hareket'in sözcülüğünü yapan Milli Hareket ve daha sonra yayına başlayacak olan Devlet Gazetesinde yazmış olduğu başyazılar ve parti sözcüsü olarak beyan ettiği ülke ve dünya meseleleriyle ilgili görüşler, hareketin ideolojik çizgisine de yön verirdi.




Taşer ve Ülkücü Gençlik

1965'li yıllardan itibaren Avrupa'da esen sol rüzgarlar ve sosyalizm modası Türkiye'yi de etkiledi. 1961 Anayasası'nda sağlamış olduğu siyasi haklarla birlikte çok sayıdaki komünist ve sol gruplar, illegaliteden legaliteye dönerek su yüzüne çıkacaklardı. İhtilalci sol hareketlerin fikri ve siyasi açıdan faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürüp kitleselleşme çalışmalarıyla, milleti ve devleti tehdit edecek yıkıcı ve bölücü çalışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde, Türk Milleti'nin millî refleksi olan Türk Milliyetçileri sessiz kalamazdı.

Taşer, Alparslan Türkeş'in de bulunduğu CKMP'nin bir toplantısında ülkede yaşanan durumla ilgili; "Mutlak mana da millî, manevî, İslamî değerlere bağlı gençliği ülkü ve fikirler etrafında toplayacak aksiyoner bir hareketi oluşturmak zorundayız." diyordu. Taşer kolları sıvayarak, kendini parti çalışmalarından çok gençlik çalışmalarına ayırdı. Üniversitelerde ve Anadolu'da, Ülkücü Hareket ismiyle siyasi kimliğe kavuşacak olan ülkücü gençlik teşekküllerinin kurulma çalışmalarında öncülük ve önderlik etti. Gençlerle sadece bir arada oturarak dernekçilik yapmadı. Türkiye'nin istikbali ve geleceği olarak gördüğü milliyetçi, ülkücü gençliğin faaliyetlerinde bir ışık gibi duruyor, yön gösteriyordu. Ortaya çıkan problemler veya zorluklar karşısında ise, meselelerin nasıl çözüme kavuşacağını, bir taktisyen gibi öğretiyordu.


İçtimai yapıdaki bozukluğun sebeplerini ve kaynaklarını iyi bilirdi. Milliyetçi Hareket'in geleceğini ve Türkiye'nin kurtuluşunu Ülkücü gençliğin yetişmesiyle mümkün olacağına inanırdı. Gençliğin üzerine titrerdi. Türk Milleti'nin bekasının teminatı olan Ülkücü gençliğin düşmanların bütün oyunlarını bozacak kudretteki ruh sağlamlığında ve teşkilatlanma gücünde onun damgası vardır. Gençliğin yetişmesinde, şahsiyetini bulmasına önem vermesi sebebiyle, yöneticisi olduğu partiden bağımsız olarak bir araya gelmelerini arzu etmiş, dolayısıyla zaman içinde gücü, cesareti, şecaati milletçe takdir edilen, gençlik üzerindeki muesseriyetini geniş çevrelere göstermesini başarmıştır.


1967-1968 yılları arasında kurulmaya başlayan Genç Ülkücüler ve Ülkü Ocakları'nın kurdurulmasında ve eğitiminde önemli görevler ifa etmiştir. Milliyetçi Hareket ve milliyetçi gençliği parçalanmışlıktan, bölünmüşlükten kurtararak, onun birleşik millî bir güç haline gelmesinde oynadığı rol MHP hareken içinde önemli yer tutmaktadır.


İlk gençlik hareketlerinin başladığı yıllar içerisinde, onun en önemli özelliklerinden biri, gençliği millî, manevî değerlerle yetiştirecek, onları her türlü anarşist, materyalist düşüncelerden koruyacak bir teşkilatın nasıl kurulacağını bir tarihçi, sosyolog ve psikolog gibi düşünmesiydi.


Kendini bir siyasi parti yöneticisinden çok, mefkure insanı olarak görüyordu. Gençliğin siyasi kadroların programlan etrafında değil, fikirler ve ülküler etrafında toplanması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden gençlik çalışmalarını parti çalışmalarından hep ayrı tutmuştur.


Dündar Taşer bir ülkücünün yaşama ve hareket şevkini net çizgilerle ortaya koyarken, millî şuur sahibi münevverlerimize de en güzel örneklerden biri olmuştur. Memleketin içinde bulunduğu şartların bir varolma kavgası olduğunu biliyor ve ülkenin, Akif in "Asım'm nesli" dediği dinine, milliyetine, kültürüne ve tarihine sahip vatanperver ülkücü kadrolarla kurtulacağına inanıyordu.


Taşer, temellerini oluşmasına katkıda bulunduğu, öncülük ettiği Genç Ülkücüler'in ve Ülkü Ocakları'nın düzenlemiş olduğu sohbetlerde en çok aranılan ve değişmez isimlerindendi. Onun aydınlattığı sohbetlerde Ülkücü gençler geleceği ümitle bakarlardı. Bazen gece yarıları başlayıp sabahlara kadar devam eden konuşmalar uzadıkça uzar ama hiç kimse sohbetlerin bitmesini istemezdi. Onun sıcaklığı, içtenliği bütün genç Ülkücülerin yüreğini ısıtırdı. Hele Osmanlı'yla başlayıp cumhuriyetle devam eden konulara girildi mi, sanki tarihin derinliklerinden gelen bir insan konuşuyor gibi, pür dikkat dinlerlerdi. O sanki yaşayan bir Osmanlı'ydı.


Kökü mazide olan âtinin tâ kendisiydi ve hali heyecanla yaşardı. Son derece gerçekçiydi. Günün hadiselerini en umulmadık yanlarından kavrar gerek teşhis gücü, gerekse değerlendirilişteki üstünlüğüyle zevkle dinlenirdi.

Türk tarihini çok iyi bilişi ve parlak zekasının hadiseleri millî tarih şuuruyla yorumlayışı, mükemmel bir kafa yapısına sahip oluşunun işaretiydi. Ülkücü gençlerle olan sohbetlerinde tarihi gelişmelerimizi bir sarkacın hareketine benzetirdi. Türk tarihinde sarkacın son noktasına gelindiğini ve artık zaruri olarak kabarıp taşma, büyüme istikametinde gelişeceğini söylerdi. Anadolu'ya bu halimizle sıkışıp kaldık, artık daha fazla küçülmemiz mümkün değildir. Sarkaç genişleme istikametinde hareket etmeye mecburdur. Bu hem maddî hem de manevî gelişmelerimize şamil bir ifadeydi. Sürekli bir şekilde Ülkücü gençlere hitaben "Biz kaybedilmiş medeniyetin çocuklarıyız o kaybedilmiş medeniyeti yeniden kuracak olan sizlersiniz" diyerek onlara ufuk açardı.


1967 yılından itibaren vefatına kadar her yıl Osmanlı Devleti'nin kurulduğu yer olan Söğüt'te düzenlenen Ertuğrul Gazi Törenleri'ne partinin ve gençlik kollarının da katılmasında önemli etkisi olmuştur. Düzenlenen törenlere katılımlarda Ülkücü gençliğin kalabalık bir şekilde yerini almasına, toplantılarda hazır bulunmasına özen gösterirdi. Söğüt'te düzenlenen bu ziyaretlerle gençliğin tarih ve milliyetçilik şuuruna, tarih sahnesinde büyük rol oynamış ecdadımız Osmanlı'nın daha iyi anlaşılması noktasında Ülkücü gençliğin misyonunun öneminin altını çizer, hedefler gösterirdi. Kafasındaki güçlü, millî bir devletin adı, tarihteki Osmanlı'ydı. Yeni bir Türk-İslam medeniyeti kurmanın yolunun Osmanlı'yı kavramaktan geçtiğine inanıyordu.


Fena Fi'd-Devlet, (Devlette fani olmuş, onda erimiş) bu sıfat arkadaşları tarafından onun için kullanılıyordu. Devlet mi mühim, yoksa hürriyet mi? Devlet olmadan hürriyeti ve meşrutiyeti ne yapacaksınız inancındaydı.


Resmi ideolojinin zihinlere nakşettiği, hala tartışmaları süren Kurtuluş Savaşı tezine karşı çıkarak; "Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yıl içinde bizden almış on-dokuz ülkenin efendisiydik. Yüzelliyıldır her türlü uygulanan şekil kavgalarını terk zamanı gelmiştir. Millî şuur, milliyetçi hareket 'doğurmuştur. Bu hareket Şeyh Edebali gibi gönül pirleri, Çandarlı Hoca gibi ilim ülkücülerini beklemektedir" diyordu.


Taşer, bizim tarihimizde ki 'Veli" ve "Alp" tiplerini her ikisinin de özelliklerini üzerinde taşıyordu. Gençler ve tabii yaşlılar onu kendilerine bu kadar yakın bulurken, efsane devirlerden bugüne kalmış bir kahraman gibi onu bütün benliklerine bağlarken, bu vasıfların tesiri altındaydılar.


Türk siyasi hayatına damgasını vuran, Türkiye'nin en güçlü sivil hareketi olan Ülkücü Hareketin gerçek manada kurucularından ve öncülerinden olan Taşer, gençliğe üç önemli temel esası öğretmeye çalışmıştır.


1. İslam ahlâk ve fazileti
2. Türklük ve tarih şuuru
3. İla'y-ı Kelimetullah için Nizam-ı Alem


İşte, bütün hayati boyunca yapmış olduğu konuşmalar, yazmış olduğu makaleler ve o meşhur sohbetlerinde her şeyin özeti, bu esaslarda yatmaktaydı.



Şehit Süleyman Özmen'in Cenazesinde
Gözyaşlarını Tutamadığı An


Dündar Taşer, ülkücü gençliğin sadece sohbetlerine katıldığı fikir danıştıkları bir siyaset adamının ötesinde onların en zor günlerinde, çatışmalı yıllarda komünizme karşı vermiş oldukları kavgalarında, başları sıkıştığında, darda kaldıklarında o hep genç ülkücülerle birlikteydi.


Taşer, üniversitelerden hapishanelere, hastane kapılarından mezarlıkla, uzanan ülkücü mücadelede, onların arkadaşı, ağabeyi, güvendikleri bir dağ idi. 1969-70 yılların başlarında Kızıl terörün okullardan sokaklara kadar yansıyan saldırıları karşısında büyük bir azim ve kararlılıkla mücadele eden Ülkücü Hareket mensuplarının vermiş olduğu o büyük mücadelede ilk Şehitlerden olan, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen'in Maltepe Camii'nde düzenlenen cenaze töreninde yaptığı duygusal konuşma herkesi derinden etkilemişti. Hatta tören esnasında yanında bulunduğu Galip Erdem'e söylediği "Ne kadar üzülürsem üzüleyim ağlamak adetim değildir. Hatta annemin ölümünde bile ağlamadım ama bu çocuğun gidişi ağlattı beni." Diyecek kadar etkilenmişti. Binlerce ülkücüye hitaben şu sözleri söylüyordu. " Süleyman , bu vatan , bu millet , hepimiz için ölmüştür. Süleyman bir semboldür bir şehittir. Şehitler kudsisidir. Süleyman hayatının başındaydı. Ne kapitalist ne de burjuvaydı. Hepimiz için öldü. Süleyman sizlersiniz. Süleyman yaşayacaktır. Çünkü Şehitler Ölmez."

MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer , 13 Haziran 1972 gecesi bir trafik kazası sonucunda ebedi aleme göç etti. Geri manevra yapan ekmek kamyonunun arkasından çarpmasıyla ağır bir şekilde yaralanan Taşer , kaldırıldığı Numune Hastane'sinde bütün çabalara rağmen kurtarılamamıştı. Acı haber kısa zamanda tüm Türkiye'ye ulaştı.

Cenazesi 15 Haziran 1972 Perşembe günü Hacı Bayram Camii'nde kaldırıldı.

Ruhu Şad ; Mekanı Cennet Olsun .. !








MHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dündar Taşer'in vefatı dolayısıyla MHP Teşkilatına Genel Başkan Alparslan Türkeş aşağıdaki genelgeyi göndermişti :

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dündar Taşer’i 13 Haziran 1972 günü saat 20.30'da bir kamyonet çarpması sonucunda kaybetmiş bulunuyoruz.

Türk Ordusu'nun değerli bir subayı. Milli Birlik Komitesi üyesi, Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı olarak hayatı boyunca milletine fedakârca hizmet eden Dündar Taşer, bulun bu rütbe ve makamların üstünde ülkücü bir Türk Milliyetçisi idi. Türk Milliyetçiliği'ni sadece milletini sevmek değil, bu sevgiyi her türlü makam, parti ve benlik endişesinin üstünde tutmak, milleti için gerekeni kork­madan ve kararlılıkla icra etmek şeklinde anlayan Dündar Taşer'in aramızdan ayrılmasıyla yeri doldurulamayacak bir enerji, azim, bilgi, sevgi, ve imân hazinesinden mahrum kalmış bulunuyoruz.

Ona ancak ölümün bıraktırabildiği mefkure mücadelesini ülküdaşları aynı azimle sürdürmeye ve mutlak başarıya ulaştırmaya kesin kararlıdırlar.Büyük Türk Milliyetçisi Dündar Taşer'in naaşı yarın (15 Haziran 1972) Ankara Hacıbayram Camii'nden, öğle namazından sonra, askerî merasimle ebedi istirahatgâhına tevdi edilecektir. Törende Ankara içi ve dışındaki bütün Milliyetçi Hareket Partisi mensupları ve diğer ülküdaşları hazır bulunacaklardır.

Milliyetçi Hareket Partisi mensuplarına ve, ülküdaşlarımıza baş sağlığı, değerli dâva arkadaşımız Dündar Taşer'e Tanrı'dan rahmet ve mağfiret dileriz

SERDENGEÇTİ'DEN

Serdengeçti'nin Şehit Süleyman Özmen'in
Ardından Yazmış Olduğu Şiir


1969 seçimlerinde milletvekili seçilemedi ama aktif siyasi hayata ve yazılarına devam etti. İdeolojik çatışmalarının yeni başladığı, komünist sol terörün azgınlaştığı, terör ortamında ülkücü gençliğin küfre karşı mücadelesinde hep yanındaydı. Ülkü Ocakları'nın düzenlemiş olduğu mitinglerde, konferanslarda, seminerlerde baş konuşmacılardan biriydi. Nerede Ülkü Ocakları'nın bir faaliyeti varsa Serdengeçti oradaydı. Ülkücü gençleri çok seven Serdengeçti, 21 Mart 1970 tarihinde komünistler tarafından şehit edilen Süleyman Özmen'in şehadetî üzerine, Miîli Hareket Dergisi'nin 1970 yılının Nisan ayında 45. sayısında yayınlanan şiirde, duygularını şöyle ifade ediyordu:



"BİR ŞEHİDİN ARDINDAN


Ey kurşunlarla yerlere serilen
Al bayraklara sarılan yiğit!
Eyşehitoğlu şehit!

Ömrünün baharında,
Şehitler diyarında
Bir bahar sabahı
Zikrederken Allah 'ı
Namertler sana,
Pusu kurdular...
Seni kahpece arkadan
Vurdular
Bir bahar sabahı...

Açmamıştı henüz yurt çiçekleri
Vatan gülleri.
Vurdular seni, vurdular
Moskof dölleri...

Namert kurşunlarla yerlere serilen
Ey al bayraklara sarılan yiğit!
Ey şehit oğlu şehit!

Her gün sosyal - itler
Ürüyorlar.
Rüyalarında Barzani'yi görüyorlar.
Kan döküyorlar
Vatan çocuklarının
Tırnaklarını söküyorlar.

Sıkılmış yumruk ar.
Sıkılmış dişler.
Evet bütün bu işler
Türkiye 'de oluyor.
Türkiye'de Türkler
Öldürülüyor, ölüyor..

Nerde hükümet,
Nerde kanun,
Nerde adalet,
Rezalet, rezalet, rezalet.'..
Amma bu millet düşmanı tanırsa,
Bir şahlanırsa,
Bu sosyal - itleri,
Para ile satılmış parazitleri
Bir anda boğar...
Bu işler böyle gitmez kardaşım
Yarın ufuklardan, güneşler doğar!..
Ey cepleri rubleli,
Moskova kıbleli kızıl, rezil.
Nasıl olsa bu millet sizleri haklar
Alçaklar, haklar...
Sen rahat uyu yiğidim
Arslan şehidim.
Rahat uyu..."

Serdengeçti'nîn CKMP'ye Katılışı Sırasında Yapmış Olduğu Konuşma

AP'den ihraç edildikten sonra kendisine kucak açan CKMP'ye 1968 yılının Nisan ayında Türkeş'in de katıldığı bir törenle partiye kaydolacak ve CKMP saflarında milliyetçilik mücadelesini sürdürecekti. Partiye girişi bütün teşkilatlarda milliyetçi, ülkücü çevrelerde büyük bir sevinçle karşılandı. Serdengeçti gibi Türk Milliyetçiliği tarihine mâl olmuş büyük bir mücadele ve dava adamının CKMP 'de yer alması partiye güç katmıştı. CKMP' nin İstanbul İl Merkezi'nde düzenlenen kalabalık bir partili topluğunun iştirak ettiği törende, Serdengeçti'ye Türkeş tarafından parti rozeti takıldı. Daha sonra bir konuşma yapan Türkeş, Serdengeçti'nin vermiş olduğu milliyetçilik mücadelesinden övgüyle bahsederek, "Serdengeçti gibi tavizsiz bir Türk milliyetçisi iman ve gönül adamının CKMP'ye katılması partimize büyük bir güç ve kuvvet vermiştir" diyordu.


Türkeş'ten sonra sözü Serdengeçti alarak CKMP'lilere hitaben şu konuşmayı yaptı:


"Muhterem Arkadaşlar;


Ben, öteden beri parti ve patırtılardan hoşlanmayan bir adamım. Parti denilince içimden bir şey kopar, bir şey parçalanır...


Ben CKMP'yi bir parti olmaktan ziyade, bir dostlar, arkadaşlar meclisi, bir İman ve fikir ocağı kabul ediyorum. Aranıza bu duygularla katılmış bulunuyorum. Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım... Aziz

Arkadaşlarım:


Tarih boyunca, büyük milletimiz birçok buhranlı devirler yaşamış, badireler atlatmıştır. Fakat öyle sanıyorum ki, bugün içinde bulunduğumuz şartlar daha ağır, tehlikeler daha vahimdir. Eskiden, düşman karşımızda idi. Biz onu görüyor, biliyorduk. Düşman, bugün içimize girmiştir. Okullarımıza, üniversitelerimize, her türlü teşekküllerimize, hatta aile yuvalarımıza kadar girmiştir. Demokrasi, inkılapçılık, sosyalizm kılığına bürünerek, suret-i Hak'-tan görünerek girmiştir. Bugün vatanımız bir uçtan bir uca, türlü tahrik ve tahrip merkezlerinin tesiri altındadır. Sağ-sol, ilerici-gerici, zengin-fakir, sünni-alevi, Türk-Kürt sloganlarıyla birlik ve beraberliğimiz parçalanmakta, perde arkasındaki kötü niyetler, şer kuvvetler, bu ayrılık ve nifakı teşvik ve tahrik etmektedirler. Milletin oyları ile iktidara gelen iktidarsız iktidarcılar, bu vaziyet karşısında şaşkın, düşkün, perişan bir haldedirler. AP maalesef bir iktidar partisi değildir. AP bir çoğunluk, yığın partisidir. Sandıktan çıktıkları milleti usandırmamak bir iktidarın en önde gelen vazifesidir.

Muhterem Arkadaşlarım:


Ezbere konuşmuyorum. Ben onların arasından, ben onların içinden geliyorum. Onların ne yaptıklarını biliyorum. Onlar suyu bulandırdılar, onlar milleti dolandırdılar.

Üç senedir mecliste bulunuyorum. Gördüğüm manzara kısaca şudur: Bir tarafta Süleyman beyin deynekçileri. parmakçıları... Her şeye parmak kaldıranlar, diğer tarafta mukaddesata saldıranlar... Sol ekip: Her şeye parmak atanlar. Biri parmak kaldırıyor, biri parmak atıyor. Fakat yaranın üzerine parmak basan yok!


İşte biz, Türk Milliyetçileri, bu mukaddes çatının altında toplananlar, şahadet parmağımızı bu yaranın üstüne basıyoruz.


Arkadaşlar, Türk Milleti bir kurtarıcı bekliyor. Miller, bugün buhranlar, hüsranlar içinde çalkalanmaktadır. Biz, bu topraklar için, Malazgirt'ten bu yana kaç nesli birden harcamışız. Bir şehitler diyarı olan topraklar üzerinde. Bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları perişan, bakımsız, huzursuz bir haldedir.


Başbakan istediği kadar, temel ata dursun, Türkiye, Türk cemiyeti bugün temelinden sarsılmaktadır. Memlekette bir damla huzur kalmamıştır. Talebe yurtlarında bu milletin istikbalini ellerinde tutacak olan gençler, aynı toprağın çocukları birbirlerine saldırmakta, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Bir suru izmlerin peşine takılı gençler, insanlar, fikri kurşunla susturmaya kadar işi götürmüşlerdir. Ama bugün iyice anlaşılmıştır ki bu memleketi inanmış, idealist, dinamik bir kadro kurtarabilir. Bu kadro CKMP kadrosudur. Bu milleti, ALLAH - Millet - Vatan yolunda yürüyenler bu uğurda anadan, babadan, yardan, serden geçmeğe hazır olanlar kurtarabilir.


Aziz kardeşlerim, Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz" buyuruyor. Biz inanıyoruz. O'na inanıyoruz. Hiç Ölmeyene, bitmeyene, tükenmeyene, ebedi olana inanıyoruz. Her türlü ikilikten ve nifaktan uzağız. BİZ , TANRI DAĞI KADAR TÜRK, HİRA DAĞI KADAR MÜSLÜMANIZ,

Varlığımızın, birliğimizin esası bu iki temel üzerinde yükseliyor.
Kardeşlerim;
İktisadi kalkınma: Evet...
Hayat seviyesi: Evet...
Barajlar, garajlar: Evet...


Bunların hepsi lazım. Fakat bize her şeyden evvel iman barajları lazım...


Kafalarının içinde sudan başka bir şey olmayan, sudan gelme, sudan adamlar bunu anlamıyorlar. Bir ayaklarını Hacı Bayram'a, bir ayaklarını Moskova'ya basarak milleti aldatmak isteyenlerin sonlan hüsrandır. Bir gün gelecek aklananlar uyanacak, aldatanlar cezalarını göreceklerdir.


Aziz arkadaşlarım; Biz bu vatanı, sıra dağları, uçsuz bucaksız ovalan, engin denizleri ile taze bir heyecan tufanı ile yeniden fethedeceğiz. Yeni bir "Basü badel mevt" olacaktır. Bunu imanlı bağırlar, dik seciyeler, eğilmeyen başlar, bu arkadaşlar, bu aslanlar yapacaktır. Bugün onların olabilir, yarınlar bizimdir.


Hepinizi tekrar sevgi ve saygı ile selamlarım."

İŞTE DAVA ADAMI - OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

Hayatı

3 Mayıs 1944 olaylarında adından söz ettiren gazeteci yazar Serdengeçti Akseki'de 1917 yılında doğmuştur. Asıl adı Osman Zeki Yüksel'dir. İlkokulu Akseki'de ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya'da okudu. Ankara'da Atatürk Lisesini bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'de meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimini yanda bırakmak zorunda kaldı. Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Tekrar öğrenimine devam etmek istediyse de kabul edilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücele hitaben "Yüksek makamın alçak vekiline" sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçeyi verme cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi. Hapisten çıkınca unvanını aldığı ünlü Serdengeçti Dergisini çıkarmaya başladı. Birçok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazılan nedeniyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı. "Allah, Vatan, Millet yolunda" cümlesiyle başladığı yazılarında sık kullandığı "Açın kapılan Osman geliyor" sözü tutuklanmalara hazır olduğunun bir kanıtıydı. Serdengeçti dergisi sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet karan çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmiştir. (1947 -Şubat 1962) Tek parti yönetiminin İslamiyet ve Müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenleri arasındadır. 1952 yılında Bağrıyanık adlı mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altoda "Hak yolunda bağrıyanık yolcular" sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu yergileriyle sürdürdü. Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisinden Antalya Milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969), partisinin politikası ve parti ileri gidenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden Adalet Partisinden ihraç edildi. Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devam etti. Son olarak Yeni İstanbul Gazetesinde "Selam" başlığı altında günlük fıkralar yazdı.

FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ


Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak olmuş, öncülerdendir. Ömrünü, Türk-İslam ülküsüne hizmetle geçiren inandığı dava ve ülküsü uğruna hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan büyük bir dava adamı, mümtaz bir insandır. Tek parti döneminin Müslümanlar üzerinde uygulamış olduğu her türlü baskı ve zulümlere karşı Atsız, Necip Fazıl gibi dönemin önde gelen şahsiyetleriyle zulme karış direnen yılmaz bir kavga adamıydı. Resmi ideolojinin devlet terörü noktasına varan baskıca uygulamalarına karşı, Müslümanların sesi ve sözcüsü olmuştur.

ESERLERİ


Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatler, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun şiir kitabı, eserlerinden bazılarıdır.

Thursday, April 21, 2005

ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN GENÇLİK'E ÇAĞRISI

Genç arkadaşlarım;

Aziz gençler; biz devlet idaresini Türk miletinin tarihi kıymet hükümlerine; maşeri vicdanlarına, islami ahlakına dayandırmanın lüzum ve zaruretine dava ediyoruz, bu unsurlara dayanarak güç ve kuvvet kazanacağına inanıyoruz. Daha da ileri giderek diyoruz ki, milli,ahlaki, tarihi vasıflarımızı inkar ederek, değiştirerek, kısacası Türklükten çıkarak kuvvet kazanalıcaksa bunun karşısındayız.

''Zira kurt karın doyurmak için köpekliğe razı olmaz''.

Aziz arkadaşlarım, Milletimiz tarihin hangi çağında kendinden başkalarına özenmiş, başkalarına benzemeye gayret etmişse zaafa düşmüş ve devleti dağılmıştır. Ne zaman kendine dönmüş, kendi benliğinin cevherine dayanmışsa dünyayı titreten bir güç olmuştur.

Bilge Kağanın Orhun taşlarına kazdığı ebedi öğüt gerçeği bildiriyor.

''Ey Türk titre kendine dön''

Kendine dönüş başlamıştır. Yıllar yılı suçmuş gibi görünen milliyetçilik yeniden parlamıştır. O kadar ki, yıllardır milliyetçiliği ağzına almayan ve genç subayları, ihtiyar alimleri, üniversiteli aydınları milliyetçilikle suçlayıp Tabutluk işkencesine tabi tutan kişiler bile ''biz milliyetçiyiz'' demek zorunda kalmışlardır. Hatta oportünist, sosyalist, komünist, mason beynelmilelciler bile milliyetçi görünmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu büyük bir zaferdir ve kazanılmıştır.

Savaştan galip çıkan biziz; zira silahımız Türk'ün tarihi , Türk'ün maneviyatı, Türk'ün realitesi, hülasa edelim; Türk'ün kendisi idi. Onların silahı; ifsat, iftira, sövgü, yergi, menfaat, hırs, yalan, dolandı.

Anadolu'da ''Yel kayadan ne koparır'' derler. Tezvir yeli Türklük kayasına çarptı ve dağıldı.

Birinci merhale aşılmıştır, milliyetçilik, Türkçülük dosta düşmana kabul ettirilmiştir.

Şimdi ikinci devre başlamıştır, milliyetçilik siyasi ve idari tatbikata geçmelidir. Bunu da başaracağız. Bütün Türkler, 100 milyonluk Türklüğün kudretini kalbimizde duyuyoruz.





Başbuğ Alparslan Türkeş

Wednesday, April 20, 2005

ROBERT KOLEJİ MEZUNU OLMAKLA HİÇ BİR ŞEY OLMAZ

Ülkemizde bazı kendini entellektüel bilen, ancak entellektüel olmayan insanlar var. Hatta, entellektüel olmayı mezun olduğu okulla bağdaştıran dengesizler bile var. Adama kendini tanıt diyorsun. Ben Robert Koleji mezunuyum diyor. Robrt Koleji mezunu isen Robert mezunu kolejisin. Ben de Mecidiyeköy mezunuyum. Ne var yani!!.. Ayrıca, Robert Koleji'nin içerisinde ne var hep merak etmişimdir. Bunun muhteviyatında ne var diye çok düşünüp taşınmıştım. Ulan, adam mezun olduğu lise ile reklam yapıyor ya. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Olamaz.. Biz Türk Milliyetçileri böyle şeylerin olmasına izin vermedik ve izin vermeyeceğiz. Ne diyor, Aşık Sefai Hocamız "Türk Milleti sustukça kuduz köpek dalıyor."
Gerçekten öyle. Eski bir misyonerlik okulu olan Robert Koleji mezunolan kendini bilmezler kendilerini bir şey sanıyor.
Hani ben Kabataş mezunuyum dese bir derece. Ama Robert Koleji mezunu demekle, resmen irticacılık yapmış oluyor. Yani, "Ben misyoner okulu mezunuyum". Sanki "Biz Hristiyanlık misyoneri değiliz, ama birazcık siyonistlik var kanımızda" der gibi.
Bu gibi saçmalıklara Türk Milliyetçilerinin vereceği cevap çok açıktır.
İnşallah, yeni nesil, gün gelecek ben şu imam hatip okulunu bitirdim veya şu kuran kursu mezunuyum diyecek. O günleri de göreceğiz inşallah. Ve insanlar anlayacak gerçek entellektüeller kimler olduğunu!!!

Tuesday, April 19, 2005

AHMET YILMAZ ALKIŞ ALDI



FLASH TV'de her gece saat 11'de başlayan "Kim Haklı" adlı düşünce programında Ülkücü Hareket'in temsilcisi Ahmet Yılmaz, bir çoğu emperyalist olan rakiplerine karşı, Türk Milliyetçiliğini yılmadan savunması, Türk halkının ülkücü harekete olan sempatisini arttırıyor.
Türk Milliyetçilerinin yılmaz savunucusu Ahmet Yılmaz, diksiyonu, ahlakı, kişiliği ile şimdiden gönüllerin birincisi olmayı başardı.
13. kasetini de çıkaran Ahmet Yılmaz'ın MHP bir daha ki seçimde %10 barajını aşarsa, milletvekil olması bekleniyor.